16 Aralık 2013 Pazartesi

kötüyü oynayan iyi adamlardı

İyiyi Oynamak veya Stratejik Ortaklık

Ustura Kemal, nesli tükenmiş hakiki mahalle kabadayılarındandı.
Her mahalle gibi bizim mahallenin de kendine özgü davranışları, simaları vardı, vardır. Onlardan bir başkası da Kassap Zihni’ydi. O da rahmetli olup gidenlerden. “Kassap”lığı kasaplıktan değil; satırla arsız, namussuz kovalamasından geliyordu.
Bir de Garip vardı. 
Çok yıllar önce bir gün, yazlık sinemanın altındaki kebapçıda nefis dürüm kebabımı bekliyordum. 
O sırada yan mahalleden öğle sıcağında içtiğinden veya çektiğinden kafası dumanlanmış biri meydan okuyarak Asker Bilal’in kahvesine doğru gelmesin mi? 
Nedir ne değildir diye millet şöyle bir yönelir caddeye. 
Kahvedekiler de basra, pinaki, remi, hoşkin kâğıtlarını bırakıp dışarı seğirtirler. 
Bizimki meydan okumasına elinde çakı türü bir cisimle ve üstü çıplak devam edip kahvenin önüne geldiğinde Garip kebapçıya girer. Usta der, şu soğan bıçağını versene bir. 
Kebapçı, niye Garip Abi, diye öylesine sorar tabi. Yahu tespihin saçağını keseceğim, kötü duruyor.
Kavisli ve dolgun soğan bıçağını kaptığı gibi koşar, koşmaz uçar kabadayılık yapan adamın (Tilki Selim derlerdi, ama bir itti.) üzerine. 
Garip’i henüz fark etmemiş Tilki Selim bir iki daha nara atar ki milletin gayri ihtiyari baktığı yere o da gayri ihtiyari bakar ve huyunu çok iyi bildiği Garip’in elinde bir cisimle geldiğini görür. 
Tabi erkekliğin ciddi bir yüzdesinin kaçmak olduğunu gayet iyi bilen Tilki Selim topuklayıverir. Arkasında Garip, Garip’in arkasında bütün kahve, onların arkasında biz çocuklar…
Tanık Olmak
Az sonra bir cinayete tanık olacaktık ki daha önce olmuştuk, basit bir husumetten dolayı iki eski arkadaştan biri diğerini biz sokakta kulle oynarken gözümüzün önünde beş kurşunla öldürmüştü.
Tilki Selim, Mısırlı Kemal’in evinin önündeki kavak ağacına tırmanıp paçayı hafif sıyrıklarla kurtardı. Tabi mahalleli araya girmeseydi o akşam Tilki’nin ruhuna bir el Fatiha okunabilirdi pek ala. Tilki Selim’i uzun yıllar görmedim sonra.
Hicabi vardı bir de. Yok, bu kabadayılardan değildi. Kebapçıydı, ama asabi takımındandı (Bu rağmen mahallelinin taktığı kebap borçlarını tahsil edememekten iflas etmişti.). Bir gün Eczacı Ayhan’a, derin bir fısıltıyla, Yiğen bir hap ver de bu akşam yengenle… 
Tabi işin makarasında olan Ayhan, Hicabi Usta’ya kas gevşetici verir. Hicabi de ertesi gün, ulan ne verdin, beni o bir’den de ettin diye bıçakla usulen kovalamıştı Ayhan’ı. Sonra Fahri Balıkçı vardı... Kendi kafalarına sıkan Pusu vardı, Sarı vardı…
Bir mahalle meselesinde, bazen kişisel, kimi zaman keyfe keder bir mevzunun hallinde veya yerel adaletin tecellisinde kötüyü oynayan iyi adamlardı hepsi. İşleri çok zordu. Ben o satırlı kabadayı Kassap Zihni’nin Adanaspor kapanıp liglere katılamayınca, sinirinden değil efkârından ağladığını bilirim. Abi demiştim, sen Kassap değil Pamuk Zihni’sin, zaten armamızda da var… Gülerdi. 

  • Kötüyü oynamak gibi çok zorlu bir işe kalkışmış iyi adamlardandı. 
  • Bu ne ağır bir yüktü… 
  • Bir hayat girdabında, hele tercih ettikleri gibi bir ömrü sürmek durumunda kaldıkları yıllar boyunca, 
  • aleni, doğuştan, doğal, hakiki kötülere karşı o kötü adamı oynamak, 
  • hatta bazen rol çalarak oynamak hayatî bir mecburiyetti…
Biri, artık çocuklara yük oluyoruz, devir değişti, mazimiz benim sabilerin önünde engel deyip ödünç bir tabancayla kendini vurmuştu. Diğeri yiğit davranamadığını düşündüğü bir meseleden dolayı av tüfeğini boğazına dayayıp asılmıştı tetiğe.
Öyledir, vardır her mahallenin bu tür hikâyeleri.
Barikat Kapı
Mahalle, Kurtuluş savaşı yıllarında direnişin Adana’daki mevzilerinden biri olur. İşgale karşı savaşır. Sonra 1970’li yılların sonunda, bir yazdönümünde yine, Maraş katliamının benzeri mahallede olacak diye bir haber dolanınca kentte, mahalle girişine barikatlar kurulduğunda da bir direniş kapısıdır.

  • Derken 33 yıl sonra, 
  • çocukluğumdan kalan o barikatı aynı yerde yine görünce yeni bir direnişte, bilirim gönenir mahallenin hatıraları, “iyi adamları”… 
  • Yıllardır görmediğim Garip’i görürüm kalabalıkta, yaşlanmıştır. 
  • Yazlık sinemada 1970’lerde film öncesi konuşmalarını yapan mahallenin Albert Parsons’u olan Aliço’yu görürüm; yaşasaydı Kasap Hasan da olurdu gaz maskesiyle sokaklarda;
  • Ustura, Zihni, Hicabi, Sarı, Pusu, Fahri… 
  • Ama Tilki olmazdı orada, dedim ya onun cinsini… 
  • O, iyiyi oynamaya çalışan kötü adamlardandı, fenaydı. Ya, bir de böylesi var.
Kötüyü Oynayan İyi Adamlar
Kötüyü oynayan iyi adamların mahallesinden, belli bir zaman diliminde, iyiyi oynayan kötü adamların ülkesine geçmek gibi bir sarsıntı var, yaralayıcı bir sarsıntıdır bu. Vatandaşın iyi, güzel, vicdani, insani, ahlaki olan her bir şeye olan itimadını hırpalayan cinsten…

  • İyiyi oynayan bu kötü adamların ülkesinde standartlar hep çiftedir. 
  • Aynı olgunun farklı zaman ve mekânlardaki olaylarına gösterilen refleksler de iyiyi oynayan kötünün izlerini taşır. 
  • Bir siyasi ikbal, ihale, köşe veya şahsi hırsın neticesinde ya da bilmem neyinde ölüler üzerinden sayıya ve kandırmacaya bağlı siyaset yapmaktan zerre kadar hicap etmezler. 
  • Bu cins için örneğin ölümlere üzülmek sadece dini bir ideoloji yakınlığında kendini gösterir. 
  • Gözleri timsah gözyaşlarından başka bir şey dökmez.
Yahu, bir başka ülke vatandaşlarının yaşadığı darbeden ve uğradığı katliamlardan kendine bir mağduriyet çıkararak ve bu hazin durumu siyasi bir iç malzemeye dönüştürüp bundan kendine yeni bir mevzi edinir olup kaybolmuş itibarını böylece yeniden sağlama çabasıyla dönenen bir başka kitle gördünüz mü? Dünya değil, insanlık tarihinde?
Her konuşmanızda, her yazınızda suçüstü yakalanıyorsunuz.
Masum değilsiniz, zira iyiyi oynayan kötü, çok kötü adamlarsınız.
Stratejik Ortaklık
Ustura Kemal’in kahvehane işlettiği zamanlardan kalma şöyle bir sahne rivayet edilir:
Tüccar Mahmut, Ustura ile mahalle merasının kullanımı konusunu tartışıyordur. Usturayı bir stratejik ortaklığa ikna etmeye çalışır:
Mahmut: Bak muhterem kardeşim, kanalın hemen ötesindeki toprakları kapatmayı düşünüyorum ki oradan meraya atlamam kolay olur.
Ustura: Atlamak derken?
Mahmut: Merayı topraklarıma dâhil edeceğim yani. Bereketli, hem de bakir bir alandır. Tabi seni de unutmayacağım canım. Bu ulvi davada bana manevi desteğin lazım.
Ustura: Ulvi ha! Öyle bir dava varsa o zaman merayı ben ele geçiririm…
Mahmut: Bu daha iyi olur canım, ben de senden makul bir fiyata alırım. Tapu derdini de düşünme, ben meseleyi meşru hale getiririm.
Ustura: İnanıyorum ki yaparsın. Peki, mahallelinin ineği, kuzusu nerede otlayacak?
Mahmut: Canım bir süre öyle kullanılır mera. Ama dünya hep aynı kalacak değil ya. İlerisini düşünmek lazım… O topraklara çok ihtiyaç olacak.
Ustura: Hangi açıdan?
Mahmut: Geleceğimiz açısından.
Ustura: Anladım.
Mahmut: Bak buna sevindim.
Ustura: Çayını içtin mi Mahmut Ağa?
Mahmut: İçtim muhterem kardeşim.
Ustura: İyi, şimdi siktir git bu mekândan…

Peki, hadi için o dem’li çaylarınızı siz. İçiniz…    Bekleriz… Bir 21. yüzyıl karanlığından çıkmaya ahdetmişken kavmimiz…

28 Kasım 2013 Perşembe

ispanya iç savaşı 2

986 Gün veya Acı Harman
2.Bölüm
Evet, aslında devinir dünya!
Konumuz Hala İspanya İç Savaşı, Temmuz 1936 - Mart 1939.
(Devam ediyoruz)
  1. Alman ve İtalyan emperyalistleri ile yaşanan kimi çatışmalara rağmen fakat istikbaldeki çıkarlarına istinaden Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalistlerin de İspanyol siparişçilerin isyan hazırlıklarına ciddi olarak yardım ettiklerine şahit olunur.
  2. Bu, sırtlanlar ile çakalların ezeli ortak çıkar ittifaklarıdır.
  3. Petrol şirketleri ve benzeri yurt tanımaz sermayeler de sürece dâhil olur.
  4. Bir iç savaşa engel olmak için demokrasinin barışçı yollardan gelişmesini sağlama çabasına girişilir, fakat karşılarında uluslararası zalim bir komplo vardır.
  5. Para ve toprak sahibi oligarşinin de İspanya’da yaşananların İkinci Dünya Savaşının ilk perdesi olduğunu görecek basirette olmadığı anlaşılır.
  6. Tehlikenin somutlaşması üzerine -17 Temmuz 1936’dan sonra- halkın bu duruma karşı silahlandırılması fikri dillendirilir olur.
  7. İspanyol direniş önderlerinden Dolores İbarruri, Madrid Radyosundan şu bildiriyi okur: “İşçiler! Hükümet, savunma için gerekli silahları elimize vermiştir. Harekete hazır olun. Her faşist aleyhtarı, her işçi kendisini silâhaltında bir asker saymalıdır. Mücadeledeki yerinizi alınız. Faşizm geçemeyecektir!”
  8. Fakat basiretsiz cumhurbaşkanı Azana, halkın silahlanmasına engel olmak için elinden geleni yapar.
  9. Bu aymazlık ne çok kan dökülmesine sebep olur. Acı sonuç isyan sürecinde görülür.
  10. Amerika, İngiltere, Fransa ve asıl İtalya ve Almanya destekli Franko çok kan döker, şiddetli çarpışmalar olur. Derin bir yalnızlığa rağmen işçi sınıfı, köylüler, halk kolayca teslim olmayacaklarını gösterir.
  11. 19 Temmuz 1937 Pazar günü, halk şafakla birlikte Montana Kışlasına saldırıya geçer. Öğle olmadan isyan kalesinin kapıları kırılır. Madrid, Bastille’ini ele geçirmiştir, denir.
  12. Aynı günün öğle zamanı Barselona halkı da Katalan’daki son isyancı kalesi olan Atarazanas Kışlasını ele geçirir.
  13. Ne yazık ki bunlar İspanya halkı için iyi günlerdir.
  14. Galiçya’da işçiler, köylüler ve balıkçılar silahsız ve savunmasız bir şekilde aman vermeyen düşmana karşı umutsuz bir mücadeleye girişir.
  15. Hakikatte bu da, faşistlerin İspanya’yı ele geçirme sürecinin bir fotoğrafı olarak kayda geçer. (Yalnızlık!)
  16. Bir kışla baskınında ele geçirdikleri bir tüfek, av tüfeği, bir faşistin elinden kapılan tabanca, eski bir koleksiyondan alınan bir arkebüz işte o saatte halkın silahları olarak listelenir.
  17. Emperyalist güçlerin ittifakı karşısında bir destek cephesi oluşur. Fakat sanat ve kültür hayatının en tanınmış kişileri faşist katillerin kurbanları arasına girer: Şair Federico Garcia Lorca, Leopoldo Atlas, Juan Peset, Carrasco Formiguera… Öldürülür…
  18. Bir iç savaşın romantik evresi böylece sona erer.
  19. Falanjistler, Faslı Araplar, Lejyonerler işgal bölgelerindeki halkı soyarlar. Evlere, çiftliklere, işliklere el koyarlar. İşçiler, köylüler, halk hakaretlerle uğrarlar. Frankocu sloganlar atarak yürümeye zorlanırlar, kadınların saçları kesilir.
  20. Cinayetleri engelleyecek bir güç olarak düşünülen Kilise, pek çok yerde hiyerarşik baskıyı destekler, bazen bir sessizliğe bürünür bazen de katliamları haklı gösterecek taktikler geliştirir.
  21. Piskoposların bu kirli savaşı “bir haçlı seferi” olarak nitelendirmeleri Franko’nun 460 Bask papazını öldürtmesine, tutuklatmasına, sürgüne göndermesine engel olmaz. (Neymiş, susunca sıra geliyormuş.)
  22. Franko lejyonerlerinin ilk ele geçirdikleri yerler önemli işçi sınıfı olmayan bazı tarımsal bölgeler veya yoksul çiftçi yerleşimleri olur. İşçi sınıfının bilincinin işgal karşısında önemli bir direnme noktası olduğu can yakıcı bu örneklerle tecrübe edilir.
  23. Ağustos 1936’da şu bildiri yayımlanır: “Bir yanda ülkemizin askeri ve reaksiyoner güçleri, diğer yanda demokrat ve ilerici bir İspanya isteyenler arasında bir mücadele olarak başlayan savaş kısa zamanda bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştür.”
  24. Franko devletinin meşruluğuyabancı süngüsü” olarak tanımlanır. Hitler bunu, Almanya ve İtalya askeri yardımları olmasaydı, Franko bugün var olamazdı, diye -bize de tanıdık bir fotoğraf vererek- itiraf eder.
  25. Bu esnada Franko kendi cephesinde güçlenirken siyasi rakipleri enteresan kazalarla hayata veda ederler.
  26. Fas halkının ilerici kesimleri, Arapların Franko ordularına alınmasını protesto eder, Fransız yönetimine karşı ayaklanırlar. Ki Kuzey Afrika’dan gelen asker sayısı 100 bin kişi olarak açıklanır.
  27. Portekiz’den Diktatör Salazar’ın faşist ayaklanmaya katkıları unutulmamalı. Alman yardımları Portekiz’den geçer. Portekiz toprakları, hava alanları, ulaşım ve radyosu hatta ordu ve polisi Salazar tarafından Franko emrine verilir.
  28. İtalyan, Alman, Arap ve Portekizli olarak 300 binden fazla yabancı subay ve asker faşist mevzilerde İspanyol halka karşı savaşır.
  29. Savaş boyunca sınırsız bir petrol kaynağını ABD destekli şirketleri özellikle Standard Oil sağlar. Franko’nun dışişleri başkan yardımcısı Jose Maria D. “Amerikan petrolü, Amerikan kredisi ve Amerikan kamyonları olmasa idi savaşı kazanamazdık.” diye itiraf etmekten kendini alamaz. Ve fakat Meksika’nın İspanya Cumhuriyeti’ne göndermek istediği silahların tedarikine ABD kesin bir şekilde karşı çıkar.
  30. “Müdahale etmeme tipi müdahale” taktiği geliştiren Emperyalist Avrupa, bir yandan İspanyol Halk Cephesini yalnızlaştırırken diğer yandan taşeronlarına şapka uçurtan silah, para, asker, malzeme desteği verirler. Zira Londra’da muhafazakâr iktidar mensuplarının, İspanya madenlerinde önemli hisseleri olduğu ve bunların korunması için, İspanya’da faşist muhafazakâr bir yönetime ihtiyaç duydukları mırıldanılır.
  31. İspanya İç Savaşı, hem kapitalizmi hem 20. yüzyılı ve 21. yüzyılın şu ilk günlerini hem coğrafyamızın yakın gelecekteki “kaderini” anlamada önemli tecrübelerle dolu, cümlesi şu esnada kederli kederli durur.
  32. Gelişmeler üzerine Dolores İbarruri “İş kahramanlığa kalsa, halkımızın kahramanlığı yer de artar. Fakat şu an kahramanlık yeterli değil. Faşistlerle mücadelede silaha da ihtiyacımız var.” diyerek durumu özetler. Ve fakat…
  33. İspanya, Franko, faşizm, taşeronluk, işbirlikçilik; ama Halk Cephesi, Komünistler, Sosyalistler, İşçi Sınıfı; ötede ABD ve Avrupa emperyalizmi, Naziler, 2. Dünya Savaşı, Avrupa’yı saran dehşet, Yunanistan’da Metaksas diktatörlüğü, Türkiye’de yükselen faşizm derken “Hiçbir vaka sadece kendinden ibaret değildir.” cümlesini sayfa kenarına not ettirir.
Evet, yalnız ve üzgündür İspanya. Sonunda Cumhuriyet yenilir. 28 Mart 1939 Salı günü saat 11’de Franko’nun faşist birlikleri 986 gün direnen Madrid’e girer. Bu esnada Komünizm aleyhtarlığı yalnızca faşizm ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden bir silah olarak vücut bulur. 30 Mart 1939’da tüm İspanya işgal edilir. Savaş bitmiştir ama İspanya; darağaçları, kurşuna dizilmeler, engizisyon işkenceleri ve kanlı bir yok etme ile karşı karşıyadır. Bundan sadece 15 gün önce Hitler Çekoslovakya’yı, 23 Martta Memel’i işgal eder. Nisanda Mussolini Arnavutluk’a saldırır.  Ve 1 Eylül’de İkinci Dünya Savaşı başlar. Özellikle İngiliz ve Fransız halkı hükümetlerinin stratejik hatalarla dolu politikalarının “acı harmanını biçerler.”

Barselona’ya yağan bombaları vaktiyle durduramayanlar Londra ve Paris’i kurtaramamıştır.

22 Kasım 2013 Cuma

ispanya iç savaşı

986 Gün veya Acı Harman

1.Bölüm
Tarih tekerrür eder, sözü tarihin tekerrür ettirilmesi stratejisinde geçerlidir. Tekerrür eden-ettirilen emperyalist hesaplar, işgal, yağma, işbirlikçilik veya taşeronluk olabilir; değilse tarihin kendini tekerrür etmesi zaten mümkün değildir, zira biliriz aynı rüzgârda bir daha salınmaz zerdali dalı.
Evet, aslında devinir dünya!                                 
Konumuz İspanya İç Savaşı, Temmuz 1936 - Mart 1939.
Şuradan dönüp bakınca İspanya İç Savaşı’na, tarihin faşist-kapitalist-işgalci-yağmacı cepheler tarafından nasıl tekerrür ettirildiğini görüyoruz.
İspanya deneyimi o sıralarda, devamında 2. Dünya Savaşı’nda, sonrasında özellikle Avrupa’ya çok şey öğretmiştir hem zulme direnmede, hem işçi sınıfını mücadelesinin enternasyonal bir platformda ve emperyalist güçlerin yekûnuna karşı yapılması gerektiği bilincinde, hem de yaşanan dramların bir kazanıma dönüşmesi sürecinde.
Örneğin İspanya İç Savaşı dönemi İngiltere’de bir kuşağı bir bilinçlenmeye ve eyleme yöneltmiştir. İşçi sınıfı mücadelesine giren gençler, işçiler hükümetlerinin gafletlerine rağmen sömürgecilik karşısında İspanyol halkının yanında fiilen yer almışlardır.
“İspanyaya Yardım” hareketi devrimci bir öngörü ile sloganlaştırılıyordu bu arada: “Barselona’ya yağan bombaları şimdi durdurursan Londra ve Paris’i kurtarırsın.” (Bunlar Franko ayaklanmasına karşı yeterli olmuş mudur? Ne yazık ki hayır! Mevzu aşağıda…)
Lakin Avrupa ve dünya halkaları Muhafazakârların faşizmi desteklemelerinin bedelini, faşizmin İspanya yengisi sonunda yeni bir dünya savaşı trajedisi ile ödediler. Franko saflarında İspanya halkının üzerine yürüyen aynı tanklar, uçaklar tüm Avrupa’yı felakete sürüklediler. Faşizmin kötü karakteri, savaş hırsı, işçi düşmanlığı, zalimliği de özellikle muhafazakâr faşizm taraftarları ile acı verici bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Bu yazı elbette kapsayamaz bir dönemin dramını, ama sömürgeci devletlerin önemli desteğiyle Franko’nun İspanya’yı işgal etmesini birkaç maddede şöyle özetleyebiliriz:

  1. İç savaşın biraz öncesinde, Falanjistler, Nazi örgütlenmesinden dersler çıkarmak için Almanya’ya incelemeye gider.
  2. Falanjistlerin dönüşteki sloganı “bizim anladığımız tek dil silah dilidir” olarak yazılır. Süreçte birçok işçi, gazeteci, Komünist, Sosyalist öldürülür.
  3. 1933’ün sonuna doğru Sosyalistler ve Sol Cumhuriyetçiler hükümetten uzaklaştırılırlar.
  4. Olası en yoz grup hükümeti kurar; bu, faşist diktatörlüğün kuruluşuna giden ilk adım olarak kaydedilir.
  5.  Faşist tehlike karşısında işçi sınıfını ve halkı birleştirme faaliyetlerine girişilir.
  6. Ayaklanan işçiler, Asturias’ta silahlı isyan halini alan bir grev başlatırlar. Asturias’ta iktidar ele geçirilir.
  7. Bu iktidar Fas’tan getirilen, General Franko yönetimindeki Lejyon askerlerine karşı iki hafta dayanılır.
  8. Buradan bir iyi bir de kötü çıkar. İyi: Ülkede örgütlenmeler, direniş oluşur. Kötü: Taşeron Franko’nun da ayak sesleri duyulur olur.
  9. Bu arada Cumhuriyetin Fas’taki sömürge politikası, Fas’a bağımsızlığını vermeye yanaşmaması, İspanya’nın yakın gelecekteki kaderini şekillendirir.
  10. Franko gibi Afrika’da görev alan generallerin komutasındaki güçler, Faslı yurtseverlerle yaptıkları çarpışmalarda taktik, pratik ve moral bakımından ileride İspanya halkına karşı girişecekleri savaşın zemini hazırlarlar. Ki, faşist isyanın lokomotifi bu birlikler olur. Franko’nun beslendiği zihniyet geri kalmış tarımsal bölgelerde filizlenir, boy verir.
  11. İspanyol taşeronlar yalnız başlarına hareket etmez, Hitler ve Mussolini ile yakın bağlar kurulur. Daha 1934’te Roma Anlaşması ile Mussolini faşist İspanyol güçlerine silah ve para yardımı yapmayı kabul eder.
  12. Devamında bunların Berlin ve Roma ziyaretleri sıklaşır. (Bu tür ziyaretler bilindiği gibi günümüzde de malum hesaplara göre devam etmektedir coğrafyamızda da.)
  13. Hitler ve Mussolini Avrupa ve Akdeniz’de genişleme siyaseti doğrultusunda, kendi amaçlarına boyun eğecek ve hizmet edecek taşeron-işbirlikçi bir hükümetin kurulması stratejilerini kollamaya devam ederler.
  14. Haddizatında Hitler’in yakın planlarının tesisi için İspanya madenlerine fena halde ihtiyacı olduğu bilinir. (Devam edecek)

16 Kasım 2013 Cumartesi

güzel sürgün

Celal Tan'dan Gezi'ye
*RED'de 2011'de yayımlanmış yazımızın güncellenmiş halidir.
  • Onur Ünlü, 
  • TRT, 
  • Banka Asya Günlüğü, 
  • Celal Tan, 
  • Leyla ile Mecnun 
  • ve Sürgüne dairdir.
Ah Muhsin’e dönüşün kısa bir hikâyesi olabilir mi bu yazı,
tabi bizim penceremizden bakınca...
Bilmem ki!
Arada kırıcı bir laf varsa şimdiden affola!
Umut’tan Hikâye’ye
1970’te ‘Umut’un, 1971’de ‘Ağıt’ın aldığı ödül 2011’de ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ne gitmiştir. Bu ‘sekans’ aynı zamanda son 40 senenin Türkiye’sinin ve de Adana’sının fotoğrafını verir. Yılmaz Güney’den “Afili Filintalar”a, ben derim ki, dramatik bir geçiş… Evet, savaş bitmeden teslim alınır olmak, hakiki bir acıklı hikâye…
Sarphan Uzunoğlu’nun o gruba dair bir cümlesini şuraya koyup devam edeyim:
“Anarşizm mi, AKP’nin uslu Türk çocukları olmak mı? Bahşedilen ile olunan arasındaki derin seçim.”
Şiirlerini sevdiğim, filmlerini içerdiği mistik ve fantastik unsurlar açısından tutarlı ve eğlenceli bulduğum Onur Ünlü o filminin bir kara mizah olduğunu belirtmişti. Kara mizah!
Hak verilir ki kara mizah iktidarın gölgesinde bir yerlerde durarak yapılmaz. Şöyle güneşe, açığa, ayaza, fırtınaya filan çıkmak lazım, öyle icap eder. Sinema veya sanat tarihi, ya da insanlık tarihi mizahın karasını galiba böyle kaydeder, kaydederse. Kanımca mizah, -hangisi olursa olsun- erk’in karşısında bir yer bulur kendine. Bildik sebepleri yazmayacağım buraya. Hele bu “kara” bir mizah ise yerleşik değer ve kuralları, bilmem neleri çok da iplemez herhalde. En azından bir sistem eleştirisi vardır bre; günlük hayatın, egemen siyasetin, sanatın kendi köhne eğilimlerinin, alışkanlıklarının, bilmem neyinin eleştirisi…
  • Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ne gelecek olursak;
  • öylece bakınca apolitik bir kara mizah olarak duruyor.
  • Arada bir iki küfür ki ben o filmdeki küfürleri yarım saat içinde kullanır ve tüketirim,
  • bu noktada eleştirmiyorum filmi.
  • O mistik fantastik unsurlardan dolayı bir kara mizahsa söz konusu olan, o zaman böyle bir şey beni aşar.
  • Ama filmin kahramanının işi üzerinden ve filmin bir mekânıyla kurulan bir kara mizahsa bu, 
  • o zaman tam burada bir iki noktaya değinirim.
  • Filmin kurgusuna, diyaloglarına, temposuna, 
  • belki senaryodan kaynaklanan çelişik durumlarına bakmayacağım, beni aşsın gitsin o konular da.
  • Fakat bir seyirci olarak takıldığım meseleye bir iki laf edeceğim.
Sinopsis Niyetine
Celal Tan bir hukukçudur, genç eşini kıskançlık sonucu öldürür. Bir başka hukukçu arkadaşından suçu üstlenmesini ister ki o da zaten ölümcül hastadır vs. Öteki de bunun karşılında dini konularda pek yetersiz olduğunu belirtip kendisini ‘münkir ile nekir’in sorgusuna hazırlamasını ister falan. Sonra birbirlerini satarlar.
  • Filmin politik(!) arka planında şöyle bir şeyler görülür: 
  • Bir anayasa hukukçuları derneği (AHUD) vardır, 
  • orada bir balo filan vardır, 
  • baloda bir orkestra vardır, 
  • o orkestranın çaldığı ‘eski cumhuriyet’in bir marşı vardır. 
  • Marşa eşlik eden ‘dinozorların’ ellerinde bayraklar ve üzerinde 
  • derneğin Türkiye haritasına yani ülkeye inmiş adeta yıldırım saçan bir tür tokmağı olan flamalar vardır. 
  • İki hukukçu arkadaşın meseleyi konuştuğu kanepenin yanında, 
  • dernek girişinde filan bir çiftetelli oynamayı bile beceremeyen hukukçu ordusu vardır (ki orası bir hukukçular derneğidir). 
  • Arada koltuk sevdalısı dekan vardır (dekandı herhalde). 
  • Bildiğiniz rezillik! 
  • O zaman yıkılın ulan, takoz olmanın ne âlemi var hızla ilerleyen ülkenin önünde! 
  • Bu minvalde bir kara mizah figürü…
Yaşasın Yeni Cumhuriyet
Anlamak için Alin Taşçıyan olamaya gerek yok! Evet, filmde bariz bir eleştiri yapılmıştır ‘eski cumhuriyet’in hukukuna ve hukukçularına ilişkin: Adeta dinsizdirler ve en basit konularda bile imandan bihaberdirler, namaz kitabını yere atacak kadar duyarsızdırlar. Ellerinde bayraklarla bir salonda salınıp dururlar, kös kös otururlar, birbirlerine sebepsizce ödüller verirler, koltuk düşkünüdürler, bir mekânda eğlenmekten bile acizdirler ki çiftetellidir, miskettir, halaydır, bunu bile oynamayı beceremezler. Bunlar bu halleriyle mi ülkenin kaderini belirlemeye ortak olacaklardır? Tamam, bu eleştirilere eyvallah! İmzamı da atayım altına, hadi. Lanetleyelim uyuşuk sistemin tüm köhne kurumlarını… Lakin bu “kara mizah”ın şimdiki zamandaki gereği ve orijini pek düşündürücüdür. (Hadi, böyle bir eleştiri örneğin sekiz on sene önce yapılsaydı yine gözlerimizi yaşartırdı. Şu enstantane sadece nekrofilidir.)
Oysa güzel memleketim bir kara mizah cennetidir. Aç tavuğun darı ambarıdır, rüyasız ve riyasız:) 'riyasız'ı uyak için yazdım ama güzel oldu:) Ve de ‘Afili Filintalar’ cemaatinin bir tür eylemi olarak görünür olunca bu, işte o kara mizah yandaş mizaha dönüşür. Kimin ne yaptığı pek sırıtır. Bir köhneliğin eleştirisi, bir başka köhneliğin bina edilmesi sürecinin propaganda filmini ortaya çıkarır.
  • Bu noktada Onur Ünlü’nün benim için, 
  • Tansu Çiller’e yönetmenlik yapan bir Sinan Çetin’den hiçbir farkı kalmaz. 
  • Toplama baktığımda da, 
  • ta 1836’da bile Meksikalılar Alamo Kalesinin, 
  • Teksaslılardan aldıklarında o kalenin yıkıntıları üzerinde bu kadar zıplamamışlardır tüm orduları, 
  • topları tüfekleri, şairleri, yazarları, destancıları ve gazeteleri vs ile...
Tefecilerin eline düşüp iflas etmiş bir esnaftan gayri hiçbir alacağınızı tahsil edemezsiniz. Ya da zaten filelere girmiş bir topa bir daha vurup orada aynı pozisyonda ikinci golü hanenize yazdıramazsınız. Böyle hareketler iktidarın tribününe oynamaktır. Haddizatında bir kara mizah değildir, mizahın kara paradoksudur, bir manada kavgayı ayırma numarasında karşıdakinin ellerini tutmak, arkadaki kudretli ağabeyin rahat yumruklar atmasında böylece taraf olmaktır (ve zaten kendisi uyarmıştı kitleyi, taraf-bertaraf teması ile).
Muktedirlerin argümanlarıyla, o sığınakta sanat yapmak… Bu kötü bir şeydir, kötü!
Evet, şu tarz ve içerikle kara mizah yaparak “piyasada” tutunabilirsiniz, ödüller alabilirsiniz; ama sinema tarihinde, örneğin ‘Şarlo Diktatör’ filminde dünya temalı balonla oynayan ‘Hitler Şarlo’nun o üç saniyelik sekansı kadar yer alamazsınız. Ve Sanırım egemenlerin egemenlik alanında bir kara mizah da olmaz, çok çok ‘Afili Filintalar’ın AKP balanslı felsefelerinin kara mizahı çıkar. Sonuca bağlamak için Altınkoza’ya dönecek olursak;
Altınkoza denen müsamere, AKP devlet erkânının bir şenliğidir gayri. Bize dair bir incelik, biz iz kalmamıştır. Kendileri çalıp kendileri oynamıştır. Onlar kendi dünyalarının keyfindedir.
  • Sonuç? 
  • 12 Eylül 2010 referandumu itibariyle bu da bir dönem filmidir. 
  • Yeni bir 12 Eylül sürecine sinema üzerinden “Afili” bir destektir.
“AKP’nin uslu Türk çocukları” kara mizahı kararında yaptıkça ödül ve ödüller almaya devam edecektir.
_______________
NOT:
Bu yazı esnasında Leyla ile Mecnun değil Bank Asya Günlüğü gündemdeydi. Bu filmle bir borç ödendi diye düşünüyorum, sadece düşünüyorum iddia edemem, devamında da sayınmuhterem TRT de Leyla’yı pasladı Mecnun’a. Al gülüm ver gülüm yani.
Derken,
Bir yazdönümü yaşandı yurdumda.
Bir Haziran süremiydi.
Ölü torağı atıldı, şöyle bir silkelendi devran.
Uzatmayayım;
Bu arada Onur Ünlü de silkelendi ve ben neredeyim, ne yapıyorum, neden Taksim’de değilim filan dedi içinden sanırım.
Bilmem ki…
Ve kendini kendi hakikatinde buldu.
Ama orada bırakılmaz hiçbir şey.
Ben verdim ben alırım zihniyeti keyfiyetini oraya da göstermişti böylece.
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi, aslında bir muktedirin ve avenesinin aşırı acıklı hikâyesiydi. Bunu da dünya âlem naklen görmüştü.
Evet, o film kanımca Onur Ünlü’nün sırtında bir yüktü. O yükü şu güzel sürgünle atmış, ondan kurtulmuştur, iyi de olmuştur.
Şimdi ondan direnişin filmini bekliyoruz!
Borcudur!

13 Kasım 2013 Çarşamba

ilk savaş


Kabileler arası ilk ciddi savaştı.
Oklar bile yoktu henüz.
Şef Zumbar korkudan altına sıçmıştı.
"Osuruktu, rahat bıraktım öyle oldu." demişti.
İnanmış gibi yaptık.

Ama,
Kabilede işler ne zaman tamamen koptu biliyor musunuz?
Zumbar kendine bir danışman ve komşu kabilelerle konuşacak bir çapsız tayin edince. O çapsıza aramızda, Tarla Faresi derdik.

Oysa Domdom Ali ve Pusu Yusuf
meseleleri boğma rakı, tütün ve biraz da nüktedanlıkla hallederlerdi.
İkisini de özlüyorum.

12 Kasım 2013 Salı

danış man



Şef Zumbar'ın en büyük kaybı,
bir müzakerecisinin olmamasıydı.
Bunun eksikliğini bilemeden yaşadı ve öldü.

Fakat Zumbar, son zamanlarda kendine bir danışman akıl etti.
Bizim Pusu Yusuf'u ayartmaya çalıştı.
Sonra kabilenin en denyo adamını seçti.

5 Kasım 2013 Salı

kasım'da eylül yazısı

2 on 2
Yıldırım iki kez aynı yere düşmez der işi bilen adamlar.
Gereken ortam ve koşullar değişmiştir çünkü.
Doğanın neden sonuç ilişkisi taammüden işlemiyordur üstelik.
Ardışık bir planın yürütücüsü değildir.
İklim, zaman, zemin gibi nesnel ve tabii unsurlardır belirleyici olan.
Ne bileyim, böyle şeylerdir herhalde.
Varsın tümden mecazî olsun bu sözün karşılığı, ne gam.
Felsefi yerden bakınca da “aynı nehirde iki kez boğulamazsın” olsun.
“Aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.” diye şiire versin bir yanını.
Değişen bir şey yok.
Ve fakat bu söz bu gün, yani 12 Eylül itibariyle bizi anlatmaz dostlar.
Aynı tarihte ve aynı yere iki kez düşmüştür o melun şey.
Veya biz aynı nehirde hem de aynı günde iki kez boğulduk gittik.
Üstelik Çiko’nun da dediği gibi çalışılmış ve gol olması kesin pozisyonlardı onlar.
12 Eylül 1980
ve
12 Eylül 2010
Bir memleketin iki kez vurulduğu tarih.
Bu iş bitti zannettiler.
Ama bakın bitmedi, mukavemet gösteriyor vatan, de ki bir ağaç veya orman…
Hem,
Sadece bizim turuncu futbolda geçerli değil bu söz;
Biz bitti demeden bitmez!

Eh, bu devran da her zaman böyle gitmez.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Zumbar'un Sonu ya da güce tapma II


Devam edelim güç ve tapma meselesine:
O yüzden verecekleri tek hesabın Tanrı’ya olduğunu söyleseler de bunu yalanlayacak iş ve söylemlerde bulunabilirler pek ala.
Çünkü verecekleri tek hesap kendilerinedir, bir egovicdan’a…
Güce taparla ve güçlünün yanında olurlar, nasıl ki hep kazanırken hep kazananın yanında oluyorlarsa.
Onlara hesap sorulamaz, onlardan kuşku duyulamaz, onlar sorgulanamaz, onlara yönelik soru işareti olmaz, ünlem olmaz, noktalı virgül olmaz, üç nokta hiç olmaz.
Çünkü o üç nokta kinayelidir bazen, durduğu ve olduğu yerde adama laf sokabilir. 
Maazallah! 
Onlara iki nokta olur üst üste veya alt alta; bir izah için, yüce bir izah için ve onu asaletle bitiren bir nokta. Sözlerinin üstüne söz, ağa boku üstüne bok olmaz!
Neyi nasıl istiyorlarsa o şey öyle olur. 
Başka bir şey düşünenin aklından şüphe edilir.
Hayat onlara güzeldir ve zaten onlar için vardır. 
Ötesi bir dolu figürandır.
Birazcık ‘açıl susam açıl’dır, hikâyeleri; 
önce mutlaka olağanüstü şans ve devamında emeğe dayanmayan başarı, 
kolay ulaşılan zenginlik, özenle imal edilmiş şöhret…

Cemal Süreya’nın Turgut Özal için yazdığı şu cümle ile bitireyim efkârımı:
“Ve asıl işleri inandırmaktır. 
Neye mi? 
Bizdeki erozyonun 
başka ülkelerin topraklarında alüvyona dönüşmesinin 
iyi bir şey olduğuna...”

29 Ekim 2013 Salı

güce tapma

Önce başarıya taparlar. Bunun en paçoz örneği de Adi şef Zumbar’dı.
Varsa yoksa başarıdır kendileri için.
Hayatları yenilgileri geçtim, beraberliklere bile müsait değil.
Kazandıklarında, bir başkasının kaybetmiş olduğunu düşünmezler bile. Kaybetmek bir zayıflıktır ve öyle bir zayıflığı düşünmezle bile, muhatap almazlar. -Aslında hayatları da külli bir zayıflıklar resmi geçididir ya...-
Olur da kaybederlerse veya kaybedecek gibi olurlarsa vay halimize… Çevirmek için her yol mubahtır. Olmadı, o zaman ortada ya bir katakulli vardır, ya bir şer koalisyonu, ya bir aymazlık…
Sadece kendi hassasiyetleri vardır, kendi ilkeleri, kendi egoları…
O ego ki, tüm kâinatı kendi içinde kaybedecek bir kara delik büyüklüğündeki BEN’den başka bir şey değildir… BEN… Bunu memleket din vatan millet edebiyatı ile pek ala da örterler.
Kazanmak için var olmuşlardır. İçlerinde bir yarıtanrı yattığını düşünebilirler. Habitatları biz sıradanlara tenezzül etmez, bir nevi Olimpos’tur orası.
Böylece kazananın yanında olmayı severler. Tercih ederler. Hayır, bu dediğim zaten kendiliğinden olur. Mıknatıslarının kutupları birbirini çeker. Hep çeker.
Güce tapanlar önce başarıya taparlar, sonra da başarıya taparlar. Ölüme inanırlar, iyi birer dindar olacak kadar; ama kendi ölümlerine inanmazlar. Ki Zumbar ölümsüz olduğunu zannediyordu. 
Yaşlanmayı, hastalıkları filan da bir hakaret olarak telakki ederler, hayatın 1. tekil şahıslarına bir kastı.
Asla yıkılmazlar. Zayıflık göstermezler. İnsan aklında genetik olarak bulunan Tanrı modülü onlarda daha güçlüdür ama Tanrı Kral kodlamasıyla o modül kendi içlerine yoğun olarak işlemiştir.

Ama işte ilk Adi Şef Zumbar da var saydığı gücüyle göçüp gitmiştir.

26 Ekim 2013 Cumartesi

gılgamış idi


Ölümlü Kral Ölümsüz Gılgamış 
veya 
Sanat Devrimcidir
Destanların halkların en eski ürünlerinden biri olduğu ve toplumsal bir umudu, düşü simgeledikleri, vatandaşın derdini, yer yer fantastik bir şekilde, ifade ettiği bilinir. Falan filan. (Hayır, destanları önemsemediğimden değil şu geçiştirme sözü. Amacım girizgâhı fazla yormamak. Ben şuradan muhafazakâr sanata veya sanatta muhafazakârlığa ya da muhafazakârlığın kendisine, belki tahavvülün kucağına oturmaya teşne pek bir muhterem Yılmaz Erdoğan gibi hacıyatmazlara iskeleden yanaşacağım da şöyle bir mevzi alıyorum.
  • Gılgamış Destanı’nın beslendiği kültürle -temas ettiği nokta itibariyle- bir ilişkisi vardır mutlaka… Destan içerik olarak elbette toplumsal bir kaygıyı temsil ediyordur. Ancak benim değinmek istediğim bunlardan öte, en nihayetinde bir birey olan Gılgamış’ın muhafazakârlığıdır(!). 
  • Ne?
  • Peki, bir destan kahramanı olarak muhafazakâr mıdır Gılgamış? Bakalım! Bir salt bir iktidar, bir servet veya aşk değildir tutulduğu; hoş, öyle olsa da değişmezdi. Ama daha derindir derdi. O ölümsüzlüğün takibinde bir ölümlüdür. Bu anlamda hayata ve ötesine bir ters bakıştır Gılgamış. Harbi adamdır neticede. 
  • “Mezopotamya’daki Uruk kentinin ünlü kralı Gılgamış’ın hikâyesi; bir serüven, isyan ve trajedi karışımıdır. Olaylar süresince destanı yaratan Gılgamış’ın ‘ölümlülük’ üzerine eğildiğini, bir tür bilgiyi aradığını ve ‘ölen insanların’ hazin kaderine uzak durmak istediğini görüyoruz.”
“Gılgamış ilk insan kahraman değilse bile, hakkında bir şeyler bilinen ilk trajik kahramandır. Bir manada derdimize tercüman olduğu için Gılgamış’ın duygularına hemen ortak oluyoruz.” Veya ben bir başıma ortak oluyorum o haleti ruhiyesine. Ne var ki böyle arayış, doğaldır ki ancak hazin bir sonla noktalanabilir. Zira onda bir tevekkül, kaderine razı olma, bir ezginlik, bir sünepelik yoktur. Olsa Gılgamış olmaz, olsa ortada bir sanat eseri olmaz. Tarifi meçhul o muhafazakârlık olur. Adam her bir rengi boyamış, derken Tanrıların bahçesine girmeye kalkmış. Belki de budur destanı daha lezzetli, Gılgamış’ı da daha yiğit kılan.
Metinler Arası
Nazım Hikmet’in Ferhat ile Şirin’inde, dağları delip kente su getirecek olan Ferhat’ın toplumsal bir kimliğe bürünüvermesi gibi Gılgamış da öylesi bir sorumluluğu yüklenir zamanla. Bizim İnce Memed misali… Belki de Gılgamış’ın trajedisi, ölümlü kahramanların ilk hazin hikâyesini de içermektedir böylece.
  • Bakın, kraldır ya Gılgamış; güçlüdür. Fena hükmediyordur. Eh, Tanrılar rahatsız olur bundan, ona kardeşçesine benzer bir rakip gönderirler, Tanrılar elinden çıkma Enkidu’yu; mutlak güçleri Gılgamış’ın eline geçmesin diye. Didişsinler filan. Ama Gılgamış ile Enkidu dost olurlar -serde muhafazakârlık yok neticede. Sonra Uruk kenti için bir şeyler yapmak isterler; şehre yeni şeyler, insanların hayatını kolaylaştıracak uygulamalar. Bunun için önce sedir ormanının bekçisi Humbaba ile savaşacaklardır. Savaşırlar ve Enkidu ölür bu savaşta.
Ölen dostunun acısı, ona ölüm denen belayı fark ettirir. Ulan! Ben de mi böyle öleceğim der. Sonra işin rengi değişir ve bundan böyle Gılgamış’ın hesabı o ölüm denen sefil kapanışladır.

Western Dekoru Değil
Yahu, bunca laf etmeden diyemez miydim, Gılgamış ölümsüzlüğün peşine düştüğü için muhafazakâr bir kahraman değildir, destan da muhafazakâr sanatın sığ sularına girmeye tenezzül etmeyecek kadar da devrimcidir; 5000 senelik mazisini de ardına alarak. Zaten muhafazakâr olsaydı adı okunmazdı bu saate kadar. Nokta!
  • Olmaz böyle, konumuz sanat olduğundan fikrimizi en münasip bir biçimde somutlaştırmamız gerekmektedir. 
  • Ardı olmayan cümlelerle, western filmlerinin dekorları misali konuşmak muktedirlerin işidir.
Tam bu sırada, ömrünce tatmadığı acıları tadar, kaybetmeyi görür, ağlamaya başlar, ölümün nefesini ensesinde duyar Gılgamış. Az değildir bunlar dostlar, Uruk Kentinin Kralı Gılgamış’tan bahsediyoruz.
Ancak Tanrılar Ebedi Olarak Yaşar
“Enkidu ölmeden önce rüyasında yeraltı dünyasını görür. Enkidu yitirilmiş bir hazineyi getirmek için, “dönüşü olmayan yol”dan aşağı iner. Hem de yaşarken. Ne yazık ki buna benzer görevlerle yola çıkan Herakles ve Theseus gibi Yunan kahramanlarının tersine bu yolculuk onun sonu olur. Ancak çok kısa bir süre için geri dönmesine izin verilir. Enkidu cisimden yoksun bir hayalet, hafif bir soluk gibi yeryüzüne çıkar ve başına neler geldiğini soran Gılgamış’a: ‘Otur da ağla.’ der, ‘şu kıymetli bedenim şimdi eski bir giysi gibi, börtü böceğe yem oldu.”
  • Ya! Bu dehşet, Gılgamış’ı, öyle bir efkâra sokar ki. 
  • Neden yaşamak, saltanat neden, duvarlar, sedir ağaçları. 
  • Sahi, tüm hayatı boyunca hissettikleri neydi? 
  • Tam bu sırada Melih Cevdet’in bir iki dizesini almak icap eder şuraya:
“Uyuyamıyordum, istemiyordum ki hiçbir şey / Sığırlarımı sayıyordum, pencerelerimi / Durup dururken, neyi bilmem gerekirdi ki hem / Soruyordum ölülerin listesini hiç yoktan / Konuşun yanımda…” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)
  • Hayat, artık onun bildiği hayat, şenlikli bir coşku değildi artık. 
  • Oysa güneş aynı yerden doğuyor, yine de battığı o yerden batıyordu. 
  • Yani yoktu aslında yaşamda değişen… 
  • Hassiktir ulan! 
  • Ne yani her şey hep aynıyken, öylece ölüp bitecek miydi Kral Gılgamış?

“Nasıl durup dinlenebilirim, diyordu / nasıl uyuyabilirim, korku kapladı yüreğimi / Demek ben de böyle olacağım, kardeşim gibi / Tıpkı böyle, ağır uykuda hep, kurtaramazlar / Beni de, yazık yazık, koca duvarı yapayım / Sediri keseyim, Humbaba’yı öldüreyim de / Eli kolu bağlı kalsın yaslı kent öldüğümde / Ben ölmem, ölemem, gider bulurum tanrıların / Tufandan sonra ölümsüz kıldıkları adamı.” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)
Aslında sorun, bildiğimiz, hep hissettiğimiz, çaresini bulamadığımız, kendisinden kaçamadığımız… Her şeye alışmış, her şeyi benimsemiş insan, yahu bir ölümü kabullenememiş, anlayamamış, hazmedememiş. Hayatın da en ağır yükü de bu değil mi bre! Ve 5000 Yıllık bir destanı da ölümsüz kılan yine aynı çelişki. İ.Ö. 3000 sıralarında yaratılmış bir hikâyenin İ.S. 21. yy’da yaşayan insanlara da nispeten hitap edebilmesi böylesi evrensel bir ‘korku’yu işlemesi ve Tanrıların insan âlemine biçtiği sonu ölüm olan role şöyle bir itiraz etmesindendir.
Peki ya ölümsüzlük…
“Oturmuş bir ağacın altına düşünüyordu / Canı sıkkındı sanki ölümsüz Utnapiştim’in / Belki de düşünecek bir şey kalmamıştı, ondan / Şaştı beni görünce, ne, ölümsüzlük mü, niçin? / Taşları kazıyıp altında yazılar arama / Süreklilik yoktur, bir söz yok sonsuza geçerli.” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)
“Arayışı bitince insan da biter. Yaşamak yalnızca bir ağır yük olur. İşte bedeli ödenecek bir günah. Oysa ne güzeldir yağmur; üşümek ne güzel, ısınmak! 
Güneş ne güzel parlar, sonra portakal çiçeklerinin kokusu…” 
Veya bir bakarsın 21. yüzyılın bir yerinde, mazisinde ne güzel şathiyeler olan halkın karşısında,  iktidarın göbeğinde, sanatın muhafazakârlaşmayla olan imtihanında sınıfta kendi kendine kalan, muhafazakârlaşmaya (yoksa g.tü sağlama almaya mı desem) teşne sanatçı avatarlı kimi beberuhilerin gölge oyununda ne şenliklidir yaşamak. Nasıl olsa dönecek yer çok! 
(Bilmem, şu anlatacağım bir şeyin ölçüsü olur mu? Hatırlıyorum da, dandikten bir yarışma programında usta-hoca sanatçı(!) Yılmaz Erdoğan muhterem; Melih Cevdet’i en bilinen şiirinden bile tanıyamamıştı, “Bir çift güvercin havalansa, yanık yanık koksa karanfil” diye giden dizelerinde. Neyse!)

Bu yazıyı, yine Melih Cevdet Anday’ın Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, adlı şiirinin son dizeleriyle toparlayayım:
“Kayıkçı, sağ ol, getirdin beni kentim Uruk’a / Dilerim kendi yerine esenlikle dönersin / Çekmediğim acı kalmadı, bilmez misin / Yürüyen yıldız gibi insan, gökyüzü bitmek ki / Ölümsüzlüğü aramışım, laf, nasıl yaşardım / Aramasam, ö ölümsüz denen yaşıyor mu sanki / Ardışık günleri zaman sanmışım / Gökgürültüsü şimşekten sonra gelmez ki / Odanın içiyle dışarısı bir / Sen duvarıma bak, pişmiş tuğladan değil mi / Temelin bulunduğu seti incele biraz da / Üçte biri kent, üçte biri bahçe, üçte biri / Tanrıça Iştar’ın kendisi sayılan alandır / Sonra da bağlar, tarlalar başlar kırmızı kuşlar / Zakkumların içinde saçını tarayan sabah / Çiçeksiz arpanın hışırtısı gelir sürekli / Kış günlerine yol gösteren ay şurada dinlenir / Unutulmuş arabalar sel yaşmaklı çayırda / Ömrün en mavi göğünü aralık ayı boyar.” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)
Sanat Devrimcidir
Muhafazakâr adam olur, muhafazakâr kadın da olur, muhafazakâr aileler olur, biranın alkolsüzü gibi şenliklerin de muhafazakârı olur; muhafazakâr gazete olur, muhafazakâr radyolar olur, muhafazakâr bakanlar kurulu olur, başbakanlar olabildiğince muhafazakâr olur; muhafazakâr cumhuru reis, valiler kaymakamlar emniyet müdürleri polisler jandarmalar olur; demokrasinin bile muhafazakârı olur abiler; ama muhafazakâr sanat olmaz. Sanat, tabiatı gereği devrimcidir, bunu idrak edemeyen de bildiğin gericidir! Ne yani, bir meseleyi anlayabilmeleri için bütün bir sanat tarihini özet mi geçeceğiz hazretlere? 
Hay bin kunduz!
“Hep bizden, tanrılardan bilinir başa ne gelse / Ölümsüzlüğü araması da mı bizden peki, Akıntıyla derin sulara ulaştı şimdi de / Dibe daldı, ayağına ağır taşlar bağlayıp / Kopardı dikenli bitkiyi, kana boyandı su / Buz gibi kuyuda yıkandı ve dinlendi sonra / Biz göndermedik yılanı çiçeğin kokusuna / Kaptığı gibi kaçtı deri değiştirip hayvan / İkinci kez ağladı kral, öğrenmişti artık / Kendim için istemedim, yemin ederim, dedi / Götürecektim onu Uruk’un yaşlılarına / Bizi de şaşırttı bu söz, bunca eziyete katlan / Çölü, dağı aş, yaşlan, neymiş, yaşlılar içinmiş.” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)
  • Evet, İkinci kez ağlar insan Gılgamış, kendi için değil, Uruk’un yaşlıları için ağlar; onların amansız derdine derman olamadığı için!
Kaynak:
Melih Cevdet Anday
Ölümsüzlük Ardında Gılgamış
Adam Yayınları
1.Baskı
198
İstanbul

Gılgamış Destanı
N.K. Sandars
Çev: Sevin Kutlu, Teoman Duralı
Hürriyet Y.
1.Baskı
Eylül 1973
İstanbul

24 Ekim 2013 Perşembe

dilemma

Tecrübeye Hayır, Hatıraya Evet

Ama tecrübelere değilse de hatıralara itibar ederim. Çünkü tecrübe denen şeyin geleceğe dair bir dayatması vardır; bak, öğrendin, gördün, yaşadın bir daha aynı boku yeme, diye… 
Sanki şu tecrübelerin bir öğretmen edası vardır. Hiç sevmem. Didaktik, tatsız, sünepe bir izdüşümü görür oluyorum oralarda bir yerde.
Tecrübe denince herkeste bir ağırlık filan…
Zannedersiniz ki eve tüm zamanların bilgesi gelmiş, en muhterem ihtiyar, başköşeye oturtalım, içerse rakı ikram edelim. Et ve ekmek verelim, beslenemediğimiz gibi besleyelim, tütünün saralım. Yeter!
Altı üstü tecrübe lan bu, biricik değil. Aynı vakaya dair onlarca tecrübe edinebiliriz, bir de başkalarının onlarcası eklenince, saymakla bitmez. Yani kendi kavmini kurar bu tecrübe dediğimiz zottirik. Kurmuşluğu vardır. Yıllarca da hüküm sürer, sürmüşlüğü vardır.
Yahu dostlar,
Ben tecrübelere inanmayanların azınlıklı kavmindenim. Biz ona aramızda “soktuğumun tecrübesi” deriz. Ne işe yararsın ulan, hiçbir işe yaramamaktan başka.
Hayır, bir “tecrübeye” istinaden yazmıyorum bu satırları, okuyup yeniden düşündüklerime hürmetendir bu inciler.
Tecrübe, öz Türkçesi deneyim. Koy gitsin.
Ama hatıralar…
Ne güzeldir onlar.
Sessiz bir rakı arkadaşıdır. Güzel birkaç dizedir. Şirin Yeşilçam filmlerindendir. Dönüp dönüp okunmak istediğiniz bir romandır, dinlemekten yorulmadığınız bir şarkıdır ve hatıra dediğin de bir “şey”de gizlidir. Mühürler zamanı…
Dayatmaz, öğretmez, belletmez sade efkârlandırır, tatlı tatlı… Ha, onun da hastalığına yakalanıp iflah olmaz bir nostaljiğe dönüşme tehlikesi de yok değil hani.

Tecrübe diye lafa başlayan adamdan kaçarım dostlar.
Siz bana hatıralarla gelin.
Oradan kendimize yakışanı elbette bulup çıkarırız,
ille de gerekiyorsa,
yarın bir gün için…

18 Ekim 2013 Cuma

büyük oyun

Evet,  Bu Büyük Bir Oyun
Örneğin en son bir grup Batılı sanatçı fikir belirtiyor;
Gezi Olaylarında hükümetin kendi kulluk güçleriyle kol kola girip sahnelediği “şeye” istinaden. Derken bir uğultudur başlıyor rüzgârda, bildiğimiz koroda, Melih Cevdet’in şiirinde bir kinayeyle geçtiği gibi, kökü dışarıda, kökü dışarıda…
Ama muhteremler pek inanarak söylüyor bunu; bakın işte diye bir hoş oluyorlar, dedik ya diyorlar, kökü dışarıda... Hakikaten yahu, hiç yorulmaz mı insan aynı şarkıyı söylemekten?
Evet, eski terane: Büyük Oyun! Aslında memlekette hiçbir menfi bir şey yok ama işte oyun var hem de büyük bir oyun var. Bütün analizleri bu kadar. Bitti. Kendi evhamlarının bir olay örgüsü de yok, direkt sonuca geçiyoruz. Porno film gibi canına yandığım, dedi Çiko. Karıştırma mevzuyu diye kovaladım Çiko’yu. Neyse…
Şimdi Sean Penn, Susan Sarandon, Davit Lynch gibi sanatçıların eleştirilerine gelen cesur cevaplara bakın (Hani cahil cesareti denir ya…):
*Ey Oscar’lılar, ağzınızı bir çalkalayın hele;
*Hey Oscar’lılar, sizi mahkemelerde süründüreceğiz;
*Densizler,
*Milli İradeye saygısızlar;
*Oscar’ım var diye ahkâm kesemezsiniz,
*Küstahlar;
*Birileri servis etmiş, onlar da imzalamış…
Yani hep büyük oyun paranoyasının güzellemeleri bunlar. Biraz daha yol alsalar ana avrat düz gidecekler bre…
Ortada büyük ve eski bir oyunun olduğu muhakkak, üstelik epeydir oynanan bir oyun. Ama halkın üzerinde, tüm zamanların muktedirleri tarafından kurgulanmış ve sahnelenmiş-sahnelenmekte olan bir oyun. Ne ki sizin dediğiniz oyun değil bu oyun. Sonuçları acı verici olan, bedelleri zaten hep halk tarafından ödenmiş ama üstesinden de hep gelinmiş, aktörleri hep deşifre edilmiş oyunlar…
Şimdi şuraya aktaracaklarım 19. yüzyılın son çeyreğinde Chicago’da başlayacak ve ucu elbette hem de kendi kendine Haziran 2013 Türkiye’sine 21. yüzyılın ilk çeyreğine gelecek.
Tüm bunları Howard Fast’ın tanıklığında yazıyorum.
Hareketin İçinden Doğan güç
“Bir söz vardır; yürek yalnız bir kez görür, sonra gözler görür. 1877 yılı, Büyük Grev sırasındaydı. Bu grev, işçi hareketlerinin uyanması gibi bir şeydi. Başlangıçta gerçek bir örgüt yok, işçiler aletleri bırakıyorlar, sonra başkaları, sonra öteki… Ülkenin başına daha önce gelmemiş bir grev ve işçi hareketi olana kadar birbiri ardına durdu demiryolu yapımları. Ama sözü edilen liderler yoktu. Liderler de aynı yoldan, hareketin içinden kendiliğinden doğacaktı. İşte Albert Parsons böyle doğdu.
1877 Temmuzunda işçi sınıfının o güne kadar yapmadığı bir miting yapıldı. İşçiler Market Street’e yöneldiler. Madison kesiminde toplandılar. Kaç bin kişiydi Tanrı bilir. Saatlerce akın akın geldiler meydana. Öyle bir insan yüzü oldu ki… Üzeri insan yüzleri, meşaleler ve pankartlarla büyüyen bir halıydı meydan.
Ama Umudumuz Var
Albert Parsons çıktı ve şöyle seslendi insanlara:
‘Ekmeği özgürlük, sütü bağımsızlık olan Amerikalı vatandaşlar, sizinle adalet ve haksızlık hakkında konuşacağım. İnsanların haklarını değil, umutlarını anlatacağım. Çünkü hak denen şeyden nasibimiz kıt, ama umudumuz sonsuz.’
Başka zaman şöyle der Parsons:
Bir adamı günde 12 saat çalıştırıp yaşaması için gerekli paranın yarısını ver, 
sonra da dikkatli ve haklı oy vermesini bekle. 
Çocukları açlıktan ölüyorsa oyunu satar mı satar arkadaş!
McCormic Grevcileri fabrikaya yürümeye başladılar. Kimse kışkırtmadı onları. Kimse zorlamadı yürümeye, dinlemeyi bıraktılar, dış kapılara doğru yürümeye başladılar. Ama daha onlar bir şey yapmadan fabrika polisleri ateş etmeye başladı. Savaş alanına döndü orası. Grevciler silahsızdı. Polis sıra olmuş, tabancalar bir kol uzaklıkta, tüfekler desen öyle, rast gele ateş ediyorlardı. Fabrikanın bu rağmen takviye istediğini gördüler. Bu uzun vakit ister değil mi? Ama sanayide bir araba polis yetişti, arkasından iki araba… Derken silahlı 200 polis sardı her yanı.
Yine Polis Yine Cop
İşçiler, savaş alanındaki askerler gibi döküldüler. Oldukları yerde dikilen, ateşi umursamayan işçilerin üzerine coplarla yürüdüler, vura döve dağıttılar onları. Olayları protesto etmek için Haymarket meydanında toplandı herkes. İşte böyle başladı olaylar. Bu yalnız McCormic ve Kereste sürücüleri grevi değildi. Pullman da grevdeydi. Brunswck Paketleme işçileri de grevdeydi ve yalnız Chicago’daki değil, St. Louis, Cincinati, New York, San Francisco’daki işçiler hep grevdeydi.
Ertesi gece 20 bin kişi gelmedi Haymarket Alanına. Miting başlama saatini geçiriyordu. Ne kötü bir geceydi. Yağmur yağdı yağacaktı. Yağmur korkusu halkı ürkütmüştü, bu yüzden gelmemişti çoğu. Oradakiler de toplantının bir an önce başlayıp bitmesini istiyordu.
Patlama, yani bomba… Nasıl oldu biliyorsun, belki de bilmiyorsun. İki yüze yakım polis, başlarında Ward ve Bonfield olduğu halde caddeye akın ettiler. Niçin? Nasıl? Ne sebeple geldi bunca polis? Böylesine sakin, böylesine sessiz bir miting, nasılsa dağılmaya başlamış ve kala kala 500 kişi kalmış bu mitinge ne amaçla akın etti polis? Kalabalık, caddenin öteki ucuna doğru ilerlemeye başladı. Sonra nereden atıldığı bilinmeyen o bomba geldi. Polislerin önüne düştü ve bir polis öldü...
O bombayı atan bizden biri değildi!
Sonra.
Ustalarından Cadı Avı
Polis çıldırmıştı. Bu planlanmış bir çıldırmaydı ama. İş adamlarıyla görüşüp para istediler, aldılar da. Binlerce dolar verdi hepsi. Sonra Chicago’ya daldılar vura kıra, insanları öldüre öldüre, işkence makinesi gibi, halkı gece yarısında evlerinden alıp sokaklarda sürükleye sürükleye, kuşkulu buldukları herkesi tutuklayarak koşuştular kentin sokaklarında. Bir işçi tulumu görmeleri yeterliydi. Tutukevlerini dolduran işçiler… Batıdaki Pinkertonlar Chicago’ya fırlatıldı. Belki bin kişi tutukladılar. Böylesi görülmüş değildi bu ülkede. Belki hiçbir ülkede görülesi değildi böyle bir şey.
Garip, uğursuz ve görülmedik şeyler oluyordu bu ülkede. Çalışanlar ve çalıştırılanlar arasında büyük uçurumlar oluşuyordu. Son on iki yıldır da bu uçurum kanlı savaşlarla büyüyüp duruyordu. Knights of Labor ve Molly Maguires gibi örgütler meydana geliyordu; bu örgütler emeği birbirine kaynaştırmak ve birleşik bir güç yaratmak amacındaydılar. Bunların karşısındaysa dünyada eşi benzeri görülmedik bir kiralık asker ordusu vardı. Bu ordu hapishane kaçkınları, Batının büyük kumarbazları, kabadayılar, gangsterler, hırsızlar, profesyonel katiller, toplumda yeri olmayan toplum düşmanı iti kopuğu satın alan Pinkerton’un ordusuydu.
Yargı organları bu tür suçlulara göz yumuyor, böyle suçlarla tutuklu kişiler varsa özel af çıkarıyor, Pinkerton’u besliyordu. Özel bir orduydu Pinkerton ordusu. Özel bir vahşet tekniğiyle eğitilmişti. Özel silahları, özel donanımları vardı. Ve tek amaçları gelişen işçi örgütleriyle savaşmak ve onları parçalamaktı. Pinkerton kıyımları halka duyurulmayıp örtbas edildi.”
Bir Uzun Direniş
Uzun bir direniş macerasının özetidir bunlar. Birçok insan öldürülmüş, hapsedilmiş, korkutulmuş, sindirilmiştir. 1877’de başlayan eylemler çalışanların tarihinde önemli mevzilerin kazanılmasıyla sonuçlanmıştır.
Doğrudur! Tüm delilleri ve olay örgüsüyle büyük ve eski bir oyun sahnelenmektedir muhteremler evet. Ve fakat… Bu oyunun farklı özellik ve işlevlerdeki aktör, aktris ve figüranları olmamak elinizdeydi oysa.
Halk kazanmaya, tarih de sizi yargılayıp kaydetmeye başladı bile, ülkemin güzel topraklarında, bir uzun gündönümü itibariyle. Gezi’de bir yol açıldı şimdi. Orada daha fazla durmaya gerek yok. Meseleler çözüm, çözümse fikirler ve eylemler ister.

Yazıyı Melih Cevdet’in bahsettiğim şiiriyle bitirsem:
DÜZENLİ DÜNYA 
Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı yazı
Baharı güzü
Gecesi gündüzü sırayla.
Ağaçların kökü içerde
Bütün ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Bütün insanların aklı başında
Beş parmak yerli yerinde
Baş işaret orta yüzük serçe.
Diyelim kalksa da serçe 
Orta parmağa doğru yürüse 
Ne haddine! 
Yahut akasyanın biri 
Başını toprağa daldırdığı gibi 

Bir gezintiye çıksa 
Merhaba kestane, merhaba çam 
Selâmün aleyküm, aleyküm selâm 
Kimsin nesin nerelisin derken 
Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden 
Bir uğultudur başlar rüzgârda 
Kökü dışarda, kökü dışarda...
Yahut ne olur koca bir dağ 
Baş aşağı gelsin... 
Aman Allah göstermesin. 
Bayılırım şu düzenli dünyaya 
Altta ölüler 
Üstte diriler 
Gel keyfim gel! 
                         Melih Cevdet Anday

8 Ekim 2013 Salı

olimp


Şef Zumbar, 
ilk olimpiyatın bizim kabilede yapılması için çok uğraşmıştı. 
Böylece kabile tarihine geçeceğim, 
diyordu. 

Adım altın harflerle..

belgesel


O zaman teknolojisi yoktu tabi 
ve Şef Zumbar'ın belgeselini kimseler çekememişti. 

İnsanlık için bir kazançtı tutulamayan o kayıt.

27 Eylül 2013 Cuma

yalan


Bir 
yalancının 
açmazı 
şudur:

ya 
hakikaten 
inanırlarsa 
bana.

25 Eylül 2013 Çarşamba

darb


Şef Zumbar'ı darbeyle indirelim, 
dediğinde Pusu Yusuf, 
Lan, aklından bile geçirme 
netice onun işine yarar oğlum. 
Bırak kabile halkı halletsin demiştim.

Zira Zumbar da mağduru oynamayı çok iyi becerirdi.

magna carta


Doğrudur, 
Magna Carta'yı Kral John'a ben dayatmıştım, 
Papa da o zaman durumdan vazife çıkarmıştı. 
Mesele etmemiştim o rol çalmayı.

inanmak


Diyor ki, İnanın! 

Şimdi bir yalan söyleyeceğim:  
"İnanın" Avropa Birliğinin fikir babası benim.  
Ama o zaman başmüzakereci diye bir şey yoktu.

7 Eylül 2013 Cumartesi

soy


Adi Şef Zumbar'ı rüyamda gördüm. Şu devirde yaşasaydım var ya, 
diye dertleniyordu. Merak etme, 
nesebin her yerde yaşıyor dedim. Güldü, 
ufuklara daldı.
Korktum, ter içinde uyandım.

5 Eylül 2013 Perşembe

hamile


Şef Zumbar'ın aklına 
hamile kadınlar hakkında bir kısıtlama gelmemişti zannederim ki.
Yoksa 
mutlak bir patavatsızlık yapardı.

söz


Şimdi, 
o "Toplum Sözleşmesinde" ciddi katkılarım var, 
en az Hobbes ve JJR kadar, 
diyeceğim, 
haklı olarak 
Hatice'ye bakma 
neticeye bak diyeceksiniz!

tiran


Çelebi Baba diyor ki: Ben gezer iken bre. Ne Tiranlar gördüm hele.
Ama bizimki de fana değil hani,
dedi...

21 Ağustos 2013 Çarşamba

film


Bir film izlemiştim, adını oyuncularını unuttum gitti. 
Şöyle bir sahne vardı ve fakat. Onu hiç unutmadım:
Latin Amerikada bir mekandır.
Esas oğlan kitleleri arkasına almıştır. 
Bir isyan bir devri kapama kıvamındadır.
Ne güzeldir.
Ama bir gazeteci de vardır oracıkta. 
Şöyle bir sabitler durumu, kahraman ve arkasındaki kitlesi açısından (aşağı yukarı şöyle):
Şimdi arkanda bir kitle var. Güçlü gibisin. Fakat çok heyecanlanma, bu kalabalıkla birlikte yok olacaksın, der.
Sebebini sorar bunun.
El cevap beni şahsen tatmin etmiştir, film de zaten öngörülen sonla bitmiştir.
Çünkü, der gazeteci adam;

seni ayakta tutacak bir ideolojin yok!

13 Ağustos 2013 Salı

Albert Parsons


Albert Parsons çıktı ve 
şöyle seslendi insanlara:
"Sizinle 
adalet ve haksızlık hakkında konuşacağım.
İnsanların haklarını değil, 
umutlarını anlatacağım.
Çünkü hak denen şeyden nasibimiz kıt,ama umudumuz sonsuz."

Evet, birkaç cümle katkım oldu

29 Temmuz 2013 Pazartesi

1877


Sene 1877, 
Haymarket Olayları, Chicago, 
Albert Parsons'a dediydim ki, dostum havada terör kokusu var. 
Zira az sonra cadı avı başlayacaktı.

1877 Chicago ile 2o13 Ülkem, biliyorum gördüm yaşadım: 
Alın o günlerden birkaç kare:
McCormic Grevcileri fabrikaya yürümeye başladılar.
Kimse kışkırtmadı onları.
Kimse zorlamadı yürümeye, ,
dinlemeyi bıraktılar, 
dış kapılara doğru yürüyüşe geçtiler
Ama daha onlar bir şey yapmadan fabrika polisleri ateş etmeye başladı. 
Savaş alanına döndü orası.
Grevciler silahsızdı. 
Polis sıra olmuş, 
tabancalar bir kol uzaklıkta, 
tüfekler desen öyle, 
rast gele ateş ediyorlardı.

Fabrikanın bu rağmen takviye istediğini gördüler. 
Bu uzun vakit ister değil mi?
Ama sanayide bir araba polis yetişti, 
arkasından iki araba...
Derken silahlı 200 polis sardı her yanı.

Ben değil, tarih yazıyor...